11月21日 

Gecenin asude derinliklerinde yalnızlıkla refik,sessizliğin ve karanlığın suyundan içmeye talibim bu gece.
Geceyi dinliyorum, sessiz çığlıklarımla...
Sokak lambasının etrafında pervane olan sinekler, kelebekler. Karanlıkta duran ağaçlar, sessizce uçuşan yarasalar. Tıknefes kalmış puslu gökyüzü, uzaklarda kalan hareketsiz dağlar, denizin hırçın dalgaları, yollar... Tek tek karanlığa gömülen evler, kabristandaki mezarlar, hastane ışıkları, yağmur damlacıkları... Caddeden geçen tek tük arabalar, dünya panayırında şaşkın ve durgun yüreğim, lisan-i haliyle ne der acaba?
Dünyaya gece perdesinin çekildiği şu an, şu fani âleme nazarlarını çevirmiş görünmez yazıcılar ne der acaba?
Gaflet yükünün insanlığın üzerinden kalkması için dua eder mi?
Ey ehl-i dünya!
Rüyalarında neler var?
Bir daha uyanmamaya hazır mısın?
Yoksa son nefesinde umudunu kesmeyen hastalar gibi dünyevi rüyalar ve hülyalar peşinde misin?
Sessiz ve zifiri karanlıktan korkan nefs, aslında sen kabirden korktuğunu kendine neden itiraf edemiyorsun!
Şimdi oyuncak kafesindesin diye kendini emniyette mi zannediyorsun?
Gece ve sessizlik!
Sessizlik ve ölüm!
Gece ve ölüm!
Ölüm mü geceyi hatırlatır, ölü gibi lisan-i haliyle konuşan gece mi ölümü hatırlatır bilinmez...

11月17日 
kalbim diyorum, yaslanırken kalbine, bütün kuşlara adını veriyorum.
gözlerini arıyorum sonra. rüzgâr, bütün yaprakları okşuyor. bir sen olmuyorsun bu şehirde.
en çok sana benziyorum. bir tek sen benzemedin bana. varlığına delil: yalân...
Kalbim diyorum, gözlerin geliyor aklıma ya da sözlerin, sözlerime mîmar. alâmeti aranmaz aşkın, alâmet kendisi ise eğer. ve sen; bir sürgün olup, koparken yüreğimden: gidişin diyorum, en çok gelişini özleyen.
olmamış bir düğünden bahsediyorum. yani vâredilen, yok sayıl(a)mayan zaman dilimlerinde: bir mutluluk resmi çizilebilir yalandan. fakat şarkılar olabilir, özlenen ve beklenenden, hasretten ve vuslattan dem vuran nakarat yanları olabilir hayatın. bir aşkın, hiç bir adı olmayabilir, zâtı varlığına delîl ise.
Ve eğer;kalbim diyorsam aşk ile;bir şarkı söyleyebilirim sana,sesine benzeyen sesimden.

Benzemektir aşk biraz. yani sen olmak, biraz da ben olmak sende. aylar geçmiyor ki, adın anılmasın bu şehirde / ve bu gökyüzünde, kan kokusu bulaşmış rüzgarda, dalgalanırken saçlarım, sen niyetine yaslanıyorsam ağaç Gövdelerine:aşk,biraz kimsesiz olmaktır,en çok kimliğine karıştığım yerde.

Biliyorum aşk: kimseye benzemez yüzün, gözüme bakmaz gözün. mecnûni bir illet gibi yakama yapışan, leylî bir karanlık gibidir adın. biliyorum aşk; herşeyi bildiğim gibi seni. hasret koyuyorum adını kıskanıyorken hasret seni. vuslât diyorum, adından imgeler birikiyor dilime. aşk diyorum aşk: duyulmayan ses(im) gibisin...

Kamaşır gözlerim ayın şavkından. sevgililer görürüm uzaklarda, birbirinden uzakta. adlarını kaç hülyâ için, aşk'a teslim eden rûhlar bilirim. titreyen dizleri, yaşlı gözleri ve dokunmayı özleyen elleri vardı. yani, sessiz dokunuşları vardı aşkın çığlık çığlık. aranan, nerede bulunur hiç bilinmeyen, gerçekleşmeyen düşlerin peşinde, kalabalıkların zindân köşelerinde, parmak uçlarında sessizce duvara çizilen bir kaç söz gibisin. kamaşır gözlerim adının tek hecesinde: uğrunda öldükçe ölünen yâr gibisin...

Küçük bir mektup idim, eline düşen. hangi tarihte yazılmış bilinmez / eskilerden bir şarkı gibi dillerden hiç düşmeyen. sevgili; hangi şehrin kalbine gizlendin, sen bile bilmiyorsun ve belki de beklemek çok şeyi değiştirmese de, beklemek yine seni, vârettiğim bütün dehlizlerde.
Aşk; sana sürgün bakıyor, bana kâl...

11月15日 
  
Uzakları yakın ediyormuş uçaklar,
Sevdiğin eğer esarette ise
Sevdiğin askerse mesela
Ya da ne bileyim;
Kara toprağın bağrındaysa
Çok sevdiklerin artık,
Neye yarar tayyareler,
Şimendiferler neye yarar?
Filimler, müzikler, en baba kitaplar
Bir tık ile iniyormuş diyorlar.
Sevgilinin ipeksi dokunuşunun huzuru,
Bir kız çocuğunun büklüm büklüm saçları
İner mi? Ya da İzmir’deki kardeşinin
Hasreti bir tıkla diner mi?
Ben kendimde olmadıkça,
Ben, ben olmadıkça yani…
Neye yarar sevdalar yüreklerde acı oldukça?
Neye yarar alın teri kurudukta,
Emekler kanla yoğrulanda,
Ege’de bir gemin salınsa
Ceridelerin olsa günlük
Bilmem şu kadar milyon baskılı,
Ruznamelerin olsa şu kahpe şehirde,
Neye yarar bugün bir bebek daha,
Yetim kalıyorsa Amed’de…
Neye yarar, Irak’ta bir
Bebek daha ölüyorsa acından,
Sen bir kuru simit çıtırdatsan.
Uçaklar ırakları yakın ediyormuş,
Yok ise cebinde bir çay,
Bir de simit parası,
Neye yarar şu kahpe dünyanın cıvatası…
11月12日
Neyden çıkan sesdir AŞK!
Ali’nin derdidir. Miracı anlatır her ses. Her “Hû”da, her “Hay”da duyarız o sesi.
Duyduğundan beri yakmıştır kamışın vücudunu aşk, inceltmiştir, sarartmıştır rengini. Nefsin yedi mertebesini aşmayı anlattırmıştır.
Çileyle dolmuştur tüm bedeni, hu der o günden bugüne, hularla coşar, hularla âşık eder, âşıkların aşkla doludur bedeni, ah eder Sen gittin gideli. Duyanları doldurur aşkıyla, birdir şekli, eliftir şekli, Allah’ı anlatır her sözü, zikirle doludur içi, tek başına olduğundan doldurur zikirle içini, yeter ki biri üflesin, hâlini sorsun, döker dertlerini. Derdini anlayan ise dertli âşıklar olur. Âşık kamışın, aşk kokan nameleri dökülür nefesinden. Ayrılıklarından bahseder, öz vatanından ayrı düşmüş tek kalmıştır. Cevherini de tek kalınca ortaya çıkarır, çünkü vuslat aşkı onu divane etmiştir, susamaz artık hayları hulara hıçkırıklara döner yanık yanık, dertli dertli öter.
Boşaltmıştır içini tüm kötülüklerden, tüm sevgisizliklerden, günahlardan. Aşkıyla hem-hâl olmuştur, görmez kimseyi gözleri. İnler, inledikçe inletir cümle âşıkları. Kulakları doldurur boş bedeniyle, öyle bir doldurur ki Halık’ımızın tecellileri görülmeye başlar. Seni anlatır her yerde onu ancak anlayan anlar, benliğini aşanlar anlar, besmeleyle başlar, salavatlarla devam eder, zikirler coşar, seni özler, seni anar her daim, Sensin onun ve âşıkların derdi, Resûlun övgüsüyle, miracıyla devam eder coşmaya, mürşidleri, müridleri, evliyaları, şehidleri anlatır dua eder hamdla susar ince bedeni.
Tarihten, menkıbelerden, mucizelerden dem vurur, mucizedir zaten onun yaşamı ve sesi.
Eyub’un sabrı, ıstırabı, Yakub’un acısı, Efendimizin sözleri, ağlayışları gizlidir içinde, kendini öyle sıkmıştır ki incelmiştir baştan aşağı.
Derdine çare yoktur.
Onun derdi vuslattır.
Aşkın en güzel varisi neydir.
Cansız bedeni, ölü bedeni hiç aldırış etmeden nameler döker.
Peygamberimizin sünnetleri, hadisleri bizlere nasıl kalmışsa neyde nameleriyle anlatır bir şeyleri.
Seni görseydi, sesini duysaydı ne olurdu hâli.
11月11日


Altı üstü aşktı… Bir ölümlüktü yani. Bir kere canın çekilecekti tırnaklarından yukarı, topu topu tek nefes tutulacaktı. Gözlerin kuruyacaktı, kanın sızmayacaktı, görmeyecektin en basiti, tek yüz görümlüğüne kaç yürek boşaltıldığını…
Aştı üstü aşktı… İlkbaharın adıydı sonbahar. Annem ölecekti en fazlası parmak uçlarımla. Saçlarım asılacaktı iki bakır tel arası. Bir küçük mor menekşe toprağa başkaldırmanın bedeliyle zemheriye kurban edilirken, bu kenti kuşlar terk edecekti. Yağmurlar yine düşecekti İstanbul’un yanağına, Kız Kulesi’nin şalını savuracaktı rüzgâr Marmara’nın titrek omuzlarına. Kaçmalarını, ürkek adımlarını kör bir kâhinin ellerine satan denizkızlarının dili damağına yapışacaktı.
Acıydı… Altı üstü aşktı, cürmünün yoktu izahı. Anlaşılmaktı adı tüm anlaşılmamazlıkların! Yatsıya kadardı, iki damak arası başı ezilen yeminlerin ömrü. Okşanmayan yetim başların sancısı midelere vururken, bir somun ekmeğin hülyasına uykusu kaçacaktı gecelerin. İliklerimdeki zerre hayal ile beslenen bebekler düşecekti rahmimden ayaklar altına. Gri kentlerce ezilecekti başı. Ve ben ağladığımda yağmur duasını bırakacaktı melekler!
Gittikçe aşk oluyorsun, dur!
Altı üstü mor bir bakıştı, çürük yaprak yeşili. En fazlası canımı alırdı, en azından aklımı! Yalnız na-pak aynalar bilirdi en çirkef halimi, yanaklarım pul pul dökülürken iki avuç arana. En fazla Eyüp mezarlığında tek kişilik boşluğa iki tecessüd sığardı. En çok İstanbul özlerdi bizi, kursağına dolanırken düşlerimiz Salacak’ın. Dalgalar çelme takardı, yüreğimiz sürçerdi her ‘‘yağmur toprağa düştüğünde’’… Kulaklarını tıkardı, alıp başını terki diyar ederdi Beykoz’un iniltisinden çetr-i nur. Sonra, ağlayamazdım el yordamıyla sarılıp yastığıma. Naren bir gece meltemi yalarken sol yanağımı, ta uzaklardan mest-i rayiha yayılırdı iğreti güvenlerimizin üstüne, ‘‘ölümlerden ölüm beğen benim için, sana en fiyakalı yenilgimi sakladım’’ En kıyabildiğin yanımdan hani, serçe parmağımdan başla mesela, tutun/ma!
Altı üstü ab-ı hayattı… Küstah bir sağanaktı gözlerimizi sırılsıklam üşüten. Kalınamazdı, varılamazdı, aranılsa bulunamazdı, oysa bulunduğunda anlaşılacaktı ne çok aranıldığı. Kendinden geçirirdi adamakıllı, titretirdi. Tırnakların mora çalacaktı, omuzlarından iki ölü kol asılacaktı, dişlerin sızlayacaktı en çok! Kayıp kentlerde bir küçük kızın gözlerine tecavüz edilecekti koca cüsseli aldanışlarca…
Sözleri çıkarsız araflara takılandı. İmtihandı. Sırrı en ifşa olunmayandı. Kimselerce en bilinendi oysa kimselerde en bilinmezlikti! Karmakarışıktı işte, hayat kadardı, uslu değildi… Altı üstü aşktı, beğenilemedi. Beğenilen olmayı diledi en çok, denedi, denemek hiç beğenilesi değildi. İçinden çıkamadı sonra, dışına varılmayandı, varılsa durulmayandı. Hak dileyendi hak bilmezlere. Bilemezdi, hakkına girilendi!
Gün aşırı lev'-i garâmdı… Her sendeleyişimde yeri alnından öptürecek kadardı. Düz yolda sırt üstü vurgundu şimali. Korktuğum kadardı… Toplasan beş para etmez, satsan paha biçilmez. Ne siyahtı ne mavi, esmerdi teni, gök/yüzünün rengi… Bir lokmanın bedeliydi, Cebel-i Rahme tepesinde Firdevs sancısıyla dünya doğurtan! En fazla Kabil kadardı kini, en az Habilce masum, mazbut ve mai. Belden altı karga leşi, sol yanı çöl güneşi, dili süt kokulu sabi. Say ki İsrafil suru, say ki melek-ül mevt süruru…
Altı üstü aşktı işte, cennet kokuşlu el-alem kaçkını. Bu diyarın serabı, tenezzülsüzlüğü leyla’nın, mecnun’un miracı, züleyha’nın garamı, yusuf’un dermanı, ferhat’ın illası, belkıs’ın nazı, varlığında ikram olunan nevfel tadı… Aslı astarı bir sen kadardı. Ölçüsü alındı, boyu az biraz kısa, umutlarımdan uzundu kolları. Mahlukata neşve, Rahman’a işve, varlığı yokluk üstüne kisveydi. Atsan atılmaz, satsan, yüreğimdi ilk talibi. Yangındı işte, yanılgındı, ılgındı. Üç harfinin hatmi vacipti, beş harfi ölüm.
Altı üstü aşktı… Düş’müşüm!
Görüşmemiş bir şehirdi belkide adım. Ne keşfe müsait, ne ihlale na’müsait. Kefen boyu çırılçıplak yalnızlıktı. En fazla gecenin gözlerinden düşen kireçli su saçlarına dipnot düşecekti özgeçmişini. En kârlı zarardı, en nimetkar ziyan. İstiare başı beklerken direnen uykularım, sensizlik düşlerimin başına vuracaktı. Ketum heceler dilaltına düşecekti, ben sana iki yana düşmüş kollarımla güneşli günler toplayamazken güncemden. Arzın içi titreyecekti, meleklerin kalemi devrilirken alnımızdan yukarı.
Altı üstü, sevdafeza… En fazla bir kez çalardı kapını, en hevesli yanın sağırken…
Ahh’tı! Kovulmuştu cennetten bir kez, dünyaya biçilmiş süslü kaftandı.
Aşk’tı! Ölmek için yaratılmıştı! 
Abadan Halmedov - Döngel 11月8日
 
İri yeşil gözleriyle, ızdırabın katmerlediği derin yüz çizgilerinin hüzün kokan devinimiyle, ağar aksak bedeninin en savunmasız en kırılgan yanlarıyla, adeta açık bir yara gibi acıtan sancıtan...Ve gecenin içinden gelen ve güne yürüyen bir beyaz gül sadeliğinde(!)... Sabahın ayazında kalan boynu bükük bir gül!
Lime lime edildi gönül evi...
Nazenindi oysa...
Parmak uçlarıyla tutunduğu hayatın kendi payına düşen köşesinde yükleriyle ve yüzleriyle bir nefes!
Bir soluk!
Bir Can!...
Her yüke bir yüz!...
Sığındığı suretlerin girdabında, aldığı her nefeste genzini yakan ve her zerresine sinen bir acının başdöndüren sarhoşluğunda bir gül zarafetiyle,masumiyetinin doruğunda direniyordu hayatın kirli kara yüzüne!
Gökleri çatlatan bir direnişin öyküsüydü bu ve ezilen ruhuydu!
Bataklığın en orta yerinde biten yediveren gülü! Dikensiz!
Sorgusuz ve sualsiz!
Ve Mecalsiz!... Kucağına bırakılan bir umut tohumunun kırık dökük hayaliyle, üzerine çöken karabasanın o nefessiz bırakan boğucu havasından kendini sıyırabildiğinde ve asaletle başını dikleştirip ufka doğru, umuda açılan bir pencere oluyordu gözleri!
Buğusunu silip, sevdasına bir çağlayan coşkunluğuyla gürül gürül çağladığı, yücelere, ötelere bir yol oluyordu gözleri! Ve elleri! Dünyanın pasını kirini arıtmaktan nasır tutmuş elleri, gözlerine eşlik ediyordu yepyeni bir dünya inşaa ediyordu... Ve kalbi! En korunaklı en mahrem tarafı ruhunun... Şahlanıyordu! Öyle güçleniyordu ki!
Bu zarif bir direnişin öyküsüydü!
Ve göklerin kapıları açılıyordu ardına kadar...
Rahmetin sağanağında sırılsıklamdı...
Şükrediyordu...
Göksun Taşpınarlıoğlu Düzcü.....
 
11月5日 
 
Namaz, lisan-ı hâl ile şükürden baka nedir ki?
Ayakta durabiliyorum, şükür.
Eğilebiliyorum, şükür.
Secdeme kapanabiliyorum, şükür.
Kalkabiliyorum, şükür.
Şükür, şükür, şükür.
Bizi şükr’ünde daim et.
Amin!
İnsan dua ederse insandır. İnsan, dua eden insandır. İnsan dua ettikçe insandır.
Vakit-i Şerif CUMA hayrola...
 
11月4日 

Elif Lam Raaa ve Başlayacak Yusufların Hikâyesi…
Yusuf olma, bir sırdır çağın çirkef kaldırımlarına ve bir gizemdir belki.
bir remizdir o, altın neslin şafağında doğacak.
Kur’anın kudsi yükünü kudsiler omuzlayacak ve iffet tarihine not düşenler koruyacak surlarını Kur’anın. Şafağında bir belirti var insanlığın,tenin ilahlaştırıldığı dünya gruba meyletmiş ve açlık her gün yükselme trendinde.
Bu açlık ruhun aslına dönüş açlığıdır.
Mekan kuyu olmasa da bu sefer ve sofra kuyu diplerinde açılmasa da, ruhun yusuflaşması demek, kuyu çilesine denk çileye muhatap olması demektir.
Çok sabır ve çok dua. İşte iffete giden yolda iki azık.
Yüzünün güzelliği Yusuf’a beladır. Çağın çirkef dünyası güzelliğe müpteladır.
Dağ başlarında Musa olma, züleyhasız dünyada yusuf olma da bir erdemdir amma, erdemin en soylusu Firavunun sarayındaki Musa’nın ve Firavunun diyarındaki soylu Güzelin, Yusuf’un erdemidir.
Yusuf, kuyu görecek belki ama nefsin kuyusuna kova sallamayacak.
Kuruyacak o göl, züleyhalar tevbe kapısında bir kova su ile bekleyecek, berrak ve temiz.
Yusuf doğdukça züleyha utanacak ve tevbeye dönüşecek gömlek yırtan elleri.
bundan böyle yusuf yazacak ve yusuflar okuyacak iffet satırlarını.
bilenler öyle bilir ve öyle alkış tutar, iradenin hakkına.
ELİF LAM RA...
VE BAŞLAYACAK YUSUFUN HİKAYESİ

11月3日

“Sanal Kişilikler… Nefret ediyorum her birinizden!”
Bu söz yankılanıyor tekrar tekrar kulaklarımda… Bir saniye diyorum aslında kulaklarımda yankılanmıyor ses, ekranımda görüyorum cümleyi… Kalın puntolarla yazılmış ve gözüme gözüme giriyor… Msn listemdeki herkesi unutup o iletiye odaklanıyorum. Sanal bir kişiliğin bir iletisi… Benden nefret mi ediyorsun diye sormak geçiyor içimden. Hayır, hayır ben sanal bir kişilik değilim ki… Ben gerçeğim işte burada, işte buradayım, benim ve gerçeğim… Aklım karışıyor… Gördüğüm sanal kişi beni sanal görüyor ama ben sanal değilim. Sözlerim sanal mı yoksa? Benden kopan şeyler değil mi bunlar? Duygularımı yazıyorum içimdekileri yazıyorum yazan benim işte nasıl sanal olabilir ki? Soru işaretleri uçuşuyor her yerde ‘sanal’ kelimesini düşünüyorum şimdi. Sanal kişilik nedir diye küçük bir araştırma yapıyorum. “Sanal kişilik : kişinin olduğu değil olmak istediği hale bürünmesinin en basit ve inandırıcı yoludur. Bilinçaltında şekillendirdiği kusursuz karakteri ortaya çıkarır. tehlikelidir, insanı büyük bir hayal dünyası oluşturmaya iter. “ Tüylerim diken diken oluyor, gözlerim fal taşı gibi açılıyor iliklerime kadar üşüyorum sanki…
Kendimi düşünüyorum sanaldaki(!) ben ile reeldeki beni karşılaştırmak istiyorum. Bir savcı olmalıyım şimdi gerekirse kendimi müebbede mahkum etmeliyim. Sanaldaki ben diyorum belki daha konuşkan belki daha yardımsever ya da daha insancıl… Nasıl konuşması gerektiğini bilen belki de bazen fazla samimi... Bazen de normalden çok daha ciddi… Ama diyorum reelde de ortama göre farklılaşmaz mı insan? Müziğe göre dans edilmez mi hep? Bunu söyleyen avukat ruhum muydu savcı mı diye düşünmeden de edemiyorum… Beyin fırtınasından elimde kalan bir kısır döngü oluyor. Felsefe dersinde bu konuyu enine boyuna tartışmak istiyorum. Ama bir hafta bekleyebileceğimi sanmıyorum bunun için. Sanal kişiliklerden(!) yardım alsam diyorum… Onlara sorsam sanal kişilik nedir diye? Msn listeme göz atıyorum ama henüz felsefeci ruhlu bir sanal kişiyi eklemediğimi fark ediyorum listeme. Neyse diyorum ‘reel’deki dostlarımdan yardım alırım. Birkaç kişiye açıyorum konuyu fakat yüzlerinde alaycı bir gülümseme…Susmam gerektiğini anlıyorum. Kendi içimde çarpıştırmaya devam ediyorum bulutları…
Sanala dönüp , eski iletilere bakmak istiyorum acaba böyle düşünen başka kişiler de var mı diye. “Internet Yazıklar Olsun
Sana Nefret Ediyorum Senden…” diye sitemkâr bir ileti görüyorum. Başka bir iletide de “ ***[ sanal kişinin kullandığı nick(!) ] Hakkın rahmetine kavuştu” yazıyor. Sanal kişilik öldü diye haykırmak istiyorum. Gecenin sessizliğini bozmak istemeyip bir de bloglara göz atmayı düşünüyorum. “Ekranda çıkan yazılara bakıp neşelenmek, paylaşmak, hüzünlenmek ne kadar garip...Lakin ben 29 harfe sığan bi hayat istemiyorum eminim...” Sanal kimlik bunalımı yaşayan “sanal kişiliklerin” serzenişlerine şahit oluyorum sanaldan da olsa…Bir blog yazarının sanalda son sözlerini(!) hiç değiştirmeden almak istiyorum yazıma “Bloğumun giderek benden uzaklaştığını düşünüyorum. bana benzeyen hiçbir yanı yok. Benden esintiler taşımadığı gibi son derece de yapay bir duruş sergiliyor.(…) Sanal kimliğim göz kırpsa da bana butonların arasından, zor geliyor herhangi bir yere “tık”lamak… “İnziva” diye bir kelimeyi öğrenişimin üzerinden kaç yıl geçmiş hesaplamadan çekilmek istiyorum oraya.
Bir süre sonra gerçekliğin donduruculuğuyla yazmakta zorlanıyorum… İnzivaya davet edip sanallığımızı, gerçeklikle yüz yüze olmaya çağırıyorum benliklerimizi…
11月1日 

Yaşamak yorulmakdır diyorum bu aralar kendi kendime
Bu aralar çok mu yoruluyorum ne?
“Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan hikayeleri hatırlamıyorum küçüklüğümden.
Yasamak
Gurbet
Karım
Ve canım kızlarım.
Yinede Istanbul`da bir yarım.
Yasamak,
Şimdi başlayıp,
Yaşamaya dair nice satırlar döktürmek varya ,
Döktüren dökdürmüş diyorum
Ve vazgeçiyorum .
Gurbet
Belime kalın bir halat bağlamışım
Bir ucu istanbul’da.
Londra`da “Ah İstanbul İstanbul olalı” parcasını dinliyor
Ve sana yazmaya calışıyorum.
Gurbet dedikleri bu olsa gerek
Ne oralı olabilmek ne buralara sığabilmek.
Karım
Bir sesimi duyurabilsem sana
Ah bir sesimi duyurabilsem.
Bilsem, anlayabilsem
Kendimi çözebilsem
Katlanılması zor Beni ah bir keşfedebilsem…
Kızlarım
Ecem Rana, Nisa Sultan
“Bir varmış bir yokmuş” diye başlıyorum hikayelerine.
Büyüyorlar
Ve Ben
Onlar büyüdükçe,
Biraz daha baba olduğumu hissediyorum.
Yine de İstanbul`da bir yarım.
Bu kentte kilise çanları çalıyor,
Ben`se Holloway `de yürüyorum
İşden çıkmışım yorgunum
Şimdi diyorum,
İstanbul`da olmak vardı
Beyoğlu`nda bir kafede,
Bir bardak çayı yudumlamak.
Ve de dolaşmak aylak aylak
Boğazdan motorla geçmek
Kaskın kenarından yüzüme çarpan havayı solumak
Solumak solumak solumak.
Kilise çanları hala çalıyor
Siren sesleri
Polisler
Ayyaşlar
Kavga eden sevgililer
Ve Ben
Duruyorum,
Kendime geçenlerde bana yazılan bir yazıyı hatırlatıyorum
“Kendini yalnız hissettiğinde doğru tarafa bak.”
Oysa ben kapamışım gözlerimi.
Karanlıkda oturuyorum.
“Güzel düşünmek ve haliyle güzel görmek”
Ben hayattan alınacak lezzetleri farkedemiyecek kadar körum.
Yarabbi ,Yarabbi Sen büyüksün
Maymun iştahlı bu ruhumu ıslah et.
Kadirkıymet bilmeyen beni yoluna teşvik et,
Kalbimi sende sabit kıl.
Yarabbi Sen büyüksün
Bense küçüğüm
Kıtmirim
Bir o kadar da doymak bilmezim
Açım, aç gözlüyüm
Bu kaçıncı affet diyişim bilmiyorum
Son mu onuda bilmiyorum
Ama yinede affet .
Yarabbi affet
Yarabbim effet
Affet.

10月29日 

“Yorgun, bitkin, yaralı, mutsuz ve perişan bir gönülle, “Hidayet bahçesi”ne adım attığım andan itibaren bu sonsuzluk bahçesinin gül kokularıyla dolan gönlüm, bir anda şifa bulmuş, eski yorgunluk ve perişaniyetimin, yaralı ve umutsuzluğumun yerini “iman”ın verdiği huzur, zindelik, ümit, neş’e ve dopdolu bir şevk ve azim almıştı.
Aşıktım, hem de ölesiye...
Öyle bir davanın göz kamaştıran nurlu ufuklarına açmıştım ki gözlerimi, bu ebedi mana güzelliğine meftun olmamak mümkün değildi.
Sevdalıydım, sevdalı...
Uğruna can verilecek gerçek sevgiliyi ve O sevgilinin ebedi saadetle noktalanan nurlu yolunu bulmuştum. Arşimend’in “Evraka, evraka! (buldum, buldum)” diyen sevinçli feryadına eş haykırmak istiyordum. Yalnız eşim dostum, çevrem değil, bütün cihan duysun istiyordum; tek ve şaşmaz gerçeği, eskimez ve pörsümez yeniyi, çağlar üstü hayat nizamını, huzur ve saadet iksirini, ebedi saadete açılan kapının anahtarını, bütün manevi hastalık ve illetlerin devasını “mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesinin ittiba-ı Kur’an” olduğunu nasıl bulduğumu, nasıl anladığımı; sonra neler neler hissettiğimi.
Duygularım ne kadar da coşkulu ki,birtürlü kalbime sığamıyordu.
Bu nasıl davaydı böyle? Bu nasıl sevdaydı?
Bir Çığır Öyküsü Adlı kitabından...Şule Yüksel Şenler...

10月28日
Today (October 29th 2009) marks the 86nd anniversary of the establishment of the Turkish Republic.
Please join me in celebrating this beautiful day by remembering the people who lost their lives, loved ones against the forces dividing our country. We, as Turks, owe this precious land to everyone who fought for freedom under Gazi Mustafa Kemal Atatürk’s leadership.
Following is his address to the Turkish Youth:
You, the Turkish youth!
Your primary duty is to forever protect and defend the Turkish independence and Turkish Republic. This is the mainstay of your existence and of your future.
This foundation is your most precious treasure in the future, as well, there will be malevolents, within and abroad, who will seek to deny your birthright. If one day you are compelled to defend your independence and the republic, you shall not reflect on the conditions and possibilities of the situation in which you find yourself, in order to accomplish your mission. These conditions and possibilities may appear unfavorable. The adversaries who scheme against your independence and your Republic may be the representatives of a victory without precedent in the world. By force or by ruse, all citadels and all arsenals of our dear fatherland may have been taken; all of its armies may have been dispersed and all corners of the country may have been physically occupied. More distressing and more grievous than all these, those who hold and exercise the power within the country may have fallen into gross error, blunder, and even treason. These holders of power may have even united their personal interests with political ambitions of the invaders. The nation itself may have fallen into privation, and may have become exhausted and desolate.
You, the future sons and daughters of Turkey! Even under such circumstances and conditions, your duty is to redeem Turkish independence and the Republic! The strength you shall need exists in the noble blood flowing through your veins.
Mustafa Kemal Atatürk 20 October 1927


Bugün (29 Ekim'de 2009), Türkçe cumhuriyetinin kurulumunun 86'inci yıldönümünü kutluyoruz!
Lütfen savaşta yaşamlarını kaybeden ecdadımızı(insanları) hatırlayarak bu güzel günü kutlamakta bana katıl, Türk halkı olarak ,bizim ülkemizin bölünmesine izin vermeyen bu topraklar için canını feda eden Gazi Mustafa Kemal ve ordusuna dua ve teşekkürlerimizi sunalım.

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi;
|
Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! |
| |
Mustafa Kemal Atatürk 20 Ekim 1927

en.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk en.wikipedia.org/wiki/Turkey
 |
MUSTAFA KEMAL'İN KAĞNISI
Yediyordu Elif kağnısını Kara geceden geceden. Sanki elif elif uzuyordu, inceliyordu. Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar, İnliyordu dağın ardı, yasla Her bir heceden heceden..
Mustafa Kemal'in kağnısı derdi kağnısına. Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı. Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik, Nam salmıştı asker içinde.. Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü, Doğrulmuştu yola önceden önceden ..
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar. Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı. Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanı sıra Gecenin ulu ağırlığına karşı Hafiftiler, inceden inceden..
İriydi Elif, kuvvetliydi kağnı başında. Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri. Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim; Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına Alını yeşilini kapmıştı, geçirmişti Niceden niceden ..
Durdu birdenbire Kocabaş, ova bayır durdu. Nazar mı değdi göklerden ne? Dah etti, yok. Dahha dedi, gitmez Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacur gucur. Nasıl durur Mustafa Kemal'in kağnısı? Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden ..
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş Sür beni, öldür beni, koma yollarda beni. Geçer, götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım. Bak hele, üzerimden ses seda uzaklaşır, Düşerim gerilere iyceden iyceden ..
Kocabaş yığıldı çamura, Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar. Örtüldü gözleri, örtüldü hep. Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı bacım, Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifçik, Yürüdü düşman üstüne yüceden yüceden...
~ Fazıl Hüsnü DAĞLARCA ~
10月26日 
/ardımda bana yaslanan yürek!
artık kime yaslana…/
yaslandım kendime,
k/arlanan gecede, üşürken ellerim
muhasebemin ağırlığında terledim;
ne de yalnızmışım meğer,
ağlamak ne de çok yakışırmış sîmama,
sevmek yüreğime.
yaslandım kendime,
adımlarım geri sayarken fütursuzca
korkularımı bağladım içimdeki zindana,
cesaretimin yaralarını sarıp yola sevdalandım.
ağzımda aşk’ın acımsı tadı,
zihnimin kuyularında Yusuf’un sevme sanatı,
terliyorum ayazda; ateşim içimde…
yaslandım kendime,
tâ derûnumu vuran notaların söze dokunan tınısında,
söze dokunan her yüreğin içimde bıraktığı izle,
kendime teselliler verdim, omuz oldum kendime
belimi bükmesin diye hazan,
süpürdüğüm yapraklar yüreğimin meyveleri olmasın diye.
yaslandım kendime,
içimin yakarışını dinleyeyim diye.
yasladım kelimelerimi can evime
dualarıma,
sustum…
ve
öldü(m) kelimeler(imle)!
/ölmek yakıştı bana/
nokta!
10月24日 

' S a ç m a l ı y o r s u n !!! ' dedi İstanbul bana bu haftasonu, aldı karşısına, kızdı, bağırdı... Bir yandan okşarken saçlarımı, bir yandan azarladı... avaz avazdı, hoyrat, öfkeli...
Galata Köprüsü'nde oturdum bir balıkçının taburesine, karşımda vapurlar, martılar - ve İstanbul... işte İstanbul..
uzun uzun söylendikten sonra bana, gülümsedik karşılıklı... iki kaprisli kadın gibi. iki yalnız kadın gibi. sen gibi, ben gibi. biz gibi. aşk gibi.



Galata idi. Köprüsüyle, kulesiyle, en güzelinden.
İstanbul'un en sevdiği, en gözü gibi koruduğu, benim en çok ' ben ' olduğum yerdi, Galata.
' a ş k ' kelimesi ne çok yakışıyordu bu kente, tanımıydı belki, belki de diğer adı İstanbul'un : aşktı.
o yüzdendi öfkesi bana. göz kırptı sonra. yine gülümsedi. utandım...


...duvarlarımız vardı ikimizin de, sur gibi upuzun, koca koca duvarlar, içine sakladığımız kendimizi...
Galata'daydık, bir ben vardım, bir İstanbul... sonra bir martı geçti, gülümsedi bize.
bir vapur dumanının siyahlığı dağılırken gökyüzünün maviliğine,
denizde yansımamıza baktık İstanbul'la...
.... başladık bir Sezen Aksu şarkısı mırıldanmaya...
'..Günlerden güz mevsim sepya Bir tüy kalemle çizilmiş bekler Bir hayat daha olmalı der gibi Kahverengi tonlarda uykularda...'
10月22日

' gel, gel; daha yakına gel! beni, benliği; bizi, bizliği bırak! çabuk gel.. vakit geçirmeden gel!
gel, daha yakına gel! biz'den de ben'den de vazgeç : gel!
'sen'lik ve 'biz'likl yok oluncaya kadar gel.. öyle bir gel ki; ne sen kalasın, ne de biz.. '
 Mevlana Celaleddin Rumi
Vakt- i şerif Cuma ahir ve akibet hayrola!!
Vakit af olunma vaktidir...
|